Blog

Antropojen çağında müze mekânında çatışan kişilik öğeleri ve Ellen Kooi’nin estetik dili

17 Ocak 2019 Per

İLKE YILMAZ
yilmazilke@hotmail.com

Yerküre üzerinde hızla artan insan nüfusu sanayi üretimi ve tüketimine bağlı olarak doğal kaynak kullanımını durmadan körüklüyor. Sınırlı doğal kaynaklarımızın müsrifçe kullanılmasının yanı sıra ürettiğimiz çöp ve kimyasal atıklarla başımız dertte. Büyük bir değişikliğin eşiğindeyiz, doğa döngüsüne bizsiz devam etmek için bekliyor. Türümüzün kaynaklara ulaştıkça artan üremesi-üredikçe kaynak kullanımının artması paradoksu, tarım toplumuna geçtiğimiz günden bu yana yaşadığımız bir süreç, fakat geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısından beri önümüze çıkan sorun hiç bu kadar büyük ve geri çevrilemez bir hal almamıştı. Özellikle fosil yakıtların tükenmesine ilişkin tahminlerle birlikte alternatif enerji kaynaklarına ulaşma çabamız, doğayı daha fazla tahrip etmemize ve çözüm konusunda bizi ümitsizliğe itmektedir. Cömert sıfatı ile anılan doğa ananın da bir sınırının olduğu artık yadsınamaz bir gerçek.

Cılız da olsa farkındalığı gelişmiş birkaç alternatif medya organı, NGO, taban örgütlenmesi (grassroot) ve bazen de bir sanat kurumu sosyal sorumluluk çerçevesinde bizi bekleyen geleceğe dikkat çekmeye çalışıyor. Bu körlüğü üreten ana akım karşısında hakikati anlamaya ve anlatmaya çeşitli şekillerle niyet ediliyor. Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu da böyle bir öngörü ile oluşuyor. Koleksiyonda ilk göze çarpan olgu doğa ve çevre sorunları iken, diğer öne çıkan unsur ise bu sorunlara sebebiyet veren sanayi üretimidir. Doğa ve çevreye yapılan bu vurgu, tasvir, temsil ve anlatıyla ortaya çıkıyor. Sanayi üretimine yapılan vurgu ise üretim biçimi ve tekniğini benimseyen, malzeme bakımından sağlam, çoğaltılabilen, tekrara dayalı ve matematiksel akla referansları olan soyut eserlerde açıkça görülüyor. Bu ilişkisellik ve detaylar bizi sanat tarihinde çokça yer bulan doğa-kültür çatışmasına götürüyor ki, bu çatışma koleksiyondaki eserlerde vücut bulurken seyircisini sorgulamaya itiyor. Her şeyi hesaplayan, tartan ve açıklamaya çalışan “akıl” soyut eserlerde öne çıkarılırken, anlatısını imge ve imgelem ile kuran temsili eserlerde “sezgi” yoluyla hakikati duyumsama, hissetme ve anlamlandırma eylemi dil dışı bir şekilde gerçekleşiyor. Koleksiyonda yan yana gelen bu eserlerde akıl ve sezgi arasındaki denge gözetiliyor. Bu denge içinde Ellen Kooi’nin iki fotoğrafı psikanalitik yöntem ile çözümlenecek, sezginin kalesi sanat ve aklın kalesi psikanaliz arasındaki ilişki anlaşılır kılınacaktır.

Kültürün ve modern hayatın inşası sürecinde doğaya karşı girişilen mücadelede, sanayi devrimiyle başlayan ve “Antropojen Çağı” olarak da anılan özellikle 1950 sonrası ivme kazanan insan faaliyeti nedeniyle doğa değişime uğrar, zarar görür, kültür ve yapıntıları ile kuşatılır. Günümüzde bu çatışma artık daha fazla göz ardı edemediğimiz iklimsel ve çevresel sorunlara işaret eder. İnsanın bu hoyrat ve müsrif tutumu, güvenlik arayışı ve kendi varlığını koruma/sürdürme güdüsü olarak rasyonalize edilse de, bu akıl dışı yıkımın ve sömürünün sonucu insan türünün yok olması olacaktır. İnsan, hayatta kalmasını sağlayan kaynaklar bakımından doğaya bağımlı iken, diğer taraftan yarattığı kültürle doğaya karşı üstünlük sağlamaya ve ondan özerkleşmeye çalışır. Bu ambivalan ilişkide hem bağımlı, hem de travmatize olan insan müphem bir canlı iken daha bir kavranamaz hale bürünmüştür. İşte, psikanaliz açısından sanat tam da böyle bir müphemlikten beslenen insan faaliyetidir. Sanatçıyı toplumun geri kalanından ayıran bu ambivalansın farkında olması, sanatla olan ilişkisi de bu tekinsiz durumu anlamak ve bu duruma karşı yaratıcı edim ile bir iç görü geliştirme ihtiyacından kaynaklanır.  Sanatın en büyük esin kaynağı olan karanlık insan arzusu, bu arzunun kontrolü ve bu kontrol sürecinde ortaya çıkan sanat eseri yüceltilmiş bir üründür. İnsani arzu toplum için karanlık ve yıkıcıdır, sanat ise bu yabani arzuyu ehlîleştirirken iyileştiren bir araç, diğer bir deyişle türümüzün a priori ve öngörülemeyen dürtülerini kültürelleştiren bir eylemdir.

Psikanaliz bilimsel bir disiplindir, sanat ise sezgi ve duyumlardan yola çıkarak üretilen estetik anlatıların disiplinidir. Her ikisi de bizi hakikatin sırrına ulaştırmaya çalışır. Bilim için, nesnel bir gerçekliğin bilgisiyle ilgilidir denebilirse sanat için de bir öznel gerçekliğin ifadesidir, anlatımıdır denebilir (Erinç, 2004). Bilim bir olguyu açıklarken sanat o olguyu tanımlar. Tanımlama sürecini ise muhayyile yolu ile gerçekleştirir. Sanatçının sezgisi ile yaratılan eser, psikanaliz için çözümlenmesi gereken, insanın ne olduğuna dair sağlam ve önemli verileri taşıyan bir belgedir.  Asıl amacı eser yolu ile her şeyi sansürleyen ve id üstünde hâkimiyet kuran egoyu ortadan kaldırarak bilinç dışımıza ulaşmaktır.

Tüm bu bahsettiklerimden yola çıkarak Hollanda asıllı kadın fotoğraf sanatçısı olan Ellen Kooi’nin eserleri incelenmeye değerdir. Kooi’nin fotoğrafları 16. yüzyıl Hollanda’sı Altın Çağ’ının doğa tasvirleri estetiğine öykünür. Fotoğrafları Kuzey Avrupa’nın farklı kırsal alanlarında çekilmiş kır ve doğa görüntülerini içerir. Yalnızca doğa temsilleri olmalarının ötesinde bu fotoğraflar, modern insanın da kompozisyona dâhil olmasıyla söyleyecek sözü olan anlatılara dönüşür. Modern insan temsilleri bazen tek başına, bazen kalabalık halde birbirlerinin varlıklarının farkında olmadan resimsel öğeler gibi manzaraya yerleştirilmişlerdir. Bu figürler estetik bir kaygı ile oraya buraya serpiştirilmiş gibi gözükse de bireylerin arasındaki fiziksel mesafe, aynı zamanda bireylerin mental yalnızlığını ve bu yalnızlıktan kaynaklanan “yabancılaşmayı” vurgular. Bu vurgu sanatçının kendi içinde yaşadığı topluma bakışıdır. Sanatçının doğup büyüdüğü topraklara, toplumuna ve bireylerine duyduğu bu tuhaf his, “tekinsizlik”tir. Sanayi sonrası toplumunun tüm özelliklerine sahip Hollanda, elindeki mükemmel mühendislik ve teknik bilgi ile kendi insanı için bir refah toplumu oluşturmuştur, ama üretim sürecindeki hızlı değişim, uzun ve esnek iş saatleri, metropol hayatı, turist, göçmen ve mültecilerle değişen şehir, “yalnızlık” ve “yabancılaşma” hissini de toplum bireylerinin içine suni bir tohum gibi ekmiştir.

Kooi, “Velsen-Lampen” adlı fotoğrafında sanayi sonrası toplumu olan ve hızla gelişmeye devam eden Hollanda’nın Velsen şehrinde kırsal alan ile şehir sınırında duran genç bir kadını gösterir. Seyirciye arkası dönük kadının bulanık ve sisli şehir siluetine baktığını görürüz. Mesafe ve sis nedeni ile siluet şeklinde hayal meyal gözüken şehir, gözle ölçülemez ve kestirilemezdir, hatta dikkatli bakılmazsa görünmezdir. Kendi görüşünü yetersiz bularak, bir ağaç kütüğünün üstünden yükselerek şehre bakmayı seçen genç kadın, kendi yaşam alanına yabancılaşmaktadır. Bakışın yöneltildiği alanın tümünü kaplayan, onu görünmez kılan ve yabancılaşma hissini kuvvetlendiren sis örtülü benliğimizin sembolüdür. Benlik (ego) sis ile örtülü/sansürlüdür. Genç kadın şehre ait olmasına rağmen ona mesafe alarak, anlamaya çalışır.

Ellen Kooi, Velsen-Lampen, 2008

Kadının arkasında kalan çimenlerin olduğu boşluk seyirciyle de arasına mesafe koyar, hatta seyirciyi voyeur (röntgenci) durumuna sokar. Her şeyin netleştiği ama görünürde hiçbir imgenin olmadığı doğaya açılan bu alan ilkel benliği (id’i) temsil eder. Tıpkı masal mekânındaki bilinçaltını ve bilinmeyeni temsil eden ormanı görme beklentisi ile bakarız fotoğrafın bu görünmeyen kısmına; ormanın orada olup olmadığı da meçhuldür. Kooi’nin fotoğraftaki özneyi şehir ile meçhul alanın başladığı sınıra yerleştirmesindeki neden, id ve ego arasındaki çatışmayı seyirciye sezgi yolu ile anlatmaya çalışmasından kaynaklanmaktadır. Benlik (ego) kendi varoluşuna çıkış yolu ararken içinde olduğu çıkmazın farkına vararak kendine yabancılaşır. Kuşkusuz insan türü beton bloklardan yarattığı ve sadece çalışmak ve çalıştırılmak için düzenlenen bu makine-mekâna ait değildir. Fakat insan ruhunun en karanlık yanı olan id (ilkel benlik) ve onun hâkimiyetindeki dürtülerimiz, kendi özünü modern aklın planlayıp, dönüştürdüğü ve yeniden inşa ettiği doğaya da ait değildir. Dürtüleri sürekli manipülasyon altında tüketime yönlendirilen insan artık sadece tüketerek var olabileceğine inanır. Ancak bu inanç ve arayış beyhudedir, modern insanın arzularının boşalacağı ve hazza ulaşacağı yaşam alanı, kültür ve medeniyet araçları ile çoktan ıslah edilerek başkalaşmış, neredeyse gezegenimiz üstünde insan elinin değmediği bir metrekare bile kalmamıştır.

Kooi’ye ait “Leiden-Lake” adlı diğer bir fotoğrafta ise sazlı bir gölün ortasında kendi yansımasına bakan yine yalnız genç bir kadını görürüz. Fotoğraftaki manzarada Felemenk tablolarında aşina olduğumuz ışık ile fazla mükemmel gözükmektedir. Parlak göl yüzeyi, arkada son baharın etkisiyle sararmış sazlıklar ve yukarıda gökyüzünü süsleyen kuşlar yer alır.

Ellen Kooi, Leiden-Göl, 2016

Oysa ki, artık doğa ile olan ilişkimiz sonucu geriye kalan tabiat artıkları, 16. yüzyıl’dan aklımıza kazınan romantik doğa tasvirlerinden çok uzaktır. 19. yüzyılda başlayan modernite, aklı, özneyi, bilimi, ütopyayı ve keşifleri öne çıkaran yeni bir dünya kurgusu idi. O zamandan bu zamana hafızamıza kazınan bu görüntü, yüz yüze kaldığımız doğa yıkımı ve hakikat içinde fazlası ile kiçtir. Sanatçının bu klişe tasvir ile seyircinin bakışını yakalamak ve hazza ulaştırmayı amaçlarken, aynı zamanda seyirciye dönük bir eleştiri de yapmaktadır. İnsan, faaliyeti ile doğayı dönüştürürken, kendini de kendi yarattığı doğa imgesinin peşinde bir narsiste dönüştürmüştür.  Aynı bu fotoğrafta gölün ortasında kendi yansımasına bakan narsist gibi. Kendi yarattığı garabete, grandiyöz bir yanılsamayla hala hayran hayran bakmakta ısrar etmektedir. Geçmişin hayaleti o göl manzarası, fabrikaların kimyasal atıkları ve ev foseptikleriyle dolu bir pislik çukurundan ibarettir artık.

Son olarak, Kooi’nin sanatçı olarak söylemek istediği sözü fotoğraf mecrası yolu ile seyirciye iletmesi ve mekanik bir gözün, gözün yerini alan bir aparatın, kurgusal olan bu anları kayıt etmesi de tesadüf değildir. Kırsal alandaki üretim faaliyetleri ve yaşantısı içinde aracısız şekilde oluşan doğa gözlemi, şimdi bir galeri ya da müzenin duvarında deneyime açık, estetize halde seyircisini beklemektedir. Makine, doğa ile insan arasındaki ilişkide aracı konumundadır. Tüm canlıların evi olan doğaya sadece çerçeve içinden bakmak ve deneyimlemek de yabancılaşmanın parçasıdır. Kooi, seyircisine, doğaya gidip saatlerce yürüyüp bir göle ulaşarak bakmak yerine, gölün bu gerçekçi ve idealize fotoğrafına bakmayı tercih ettiğini söylemeye çalışır. İnsanın doğa ile olan pratiği geri çevrilemez bir şekilde değişmiştir. Antropojen Çağı’nda doğa ile ilişkisi neredeyse kesilmiş olan seyirci, ancak bir ekranda, müzede ya da galeri mekânında mekanik gözün kaydı olan doğa tasviriyle karşılaşır haldedir. Bu anlamda fotoğraf makinesi için sanatçının insan faaliyetini kontrol ve kayıt eden, dolayısıyla onun üstünde hâkimiyet kurmaya çalışan süper egonun bir aygıtı olduğunu söylemek abartılı olmaz.

Her iki eser de akıl yolu ile kurgulanmış, istenilmeyen her etkenden arındırılmış, korunaklı ve kontrollü müze mekânını, yetişkinler için tekinsiz, dürtülerimize seslenen, sezgisel bir mekâna çevirir; ama bir farkla, kendi estetize ettiği çirkin hakikatin de farkında olarak. Görmesini bilen gözler için müze mekânında id ve ego çatışmaktadır.  Kooi’nin gücü de kendi farkındalığından ve geliştirdiği iç görüsünden gelir. Bu farkındalığın kaynağı her şeyi kontrol etmeye çalışan insan aklından değil de sezgisinden kaynaklandığını bilmesindedir!

YAZAR HAKKINDA
İlke Yılmaz
İlke Yılmaz 2002 yılında Bilkent Üniversitesi, Güzel Sanatlar bölümünden mezun oldu. 2003-2008 arası eğitimine Stuttgart Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, Heykel Bölümü’nde eğitimine devam etti. Almanya’daki eğitimi sırasında “Local to Local” isimli bir sanatçı kolektifinin kurucuları arasında yer aldı. 2009 yılında İstanbul’a yerleşen sanatçı, 2010-2012 yılları arasında Borusan Holding’in desteği ile kurulan Art Center sanatçı destek programından 2 yıllık burs aldı. Kişisel sergileri; 2013 yılında galeri Sanatorium’da “Akılalmaz”, 2013 yılında Singapur Art Stage’in Project Space kısmında Sanatorium galeri ile birlikte “I Will Love No More”, 2014’te Tapei’de küratörlüğünü Chin-tao Wu’nun yaptığı Yes Art Air Galeri’de “A Room of One’s Own” sayılabilir. Sanatçı konumuna paralel olarak kariyerini müzecilik alanında da devam ettiren Yılmaz, 2011-2016 yılları arası eğitim bölümünde yer aldı. Çocuklara yönelik eğitim programlarının yanı sıra yetişkinlere yönelik “Çağdaş Sanat Okuyorum” eğitim programını yürüttü ve yönetti. 2016’dan bu yana ise Türvak Sinema Tiyatro Müzesinin Etkinlik Koordinatörlüğü görevine devam etmektedir.  

Sayfayı Paylaş