Blog

Başak Sönmez Beyazyürek ve TEMA Vakfı Söyleşisi

12 Haziran 2026 Cum

Uzmanlar
TEMA Vakfı Danışmanı Dr. Hikmet Öztürk (H.Ö)
TEMA Vakfı Orman ve Kırsal Kalkınma Bölümü Başkanı Dr. Ferhat Taze (F.T)

  1. Öncelikle, Borusan Contemporary’de izleyiciyle buluşan Edward Burtynsky: Dönüşen Yeryüzü sergisininErozyon”temasına dair gerçekleştireceğimiz bu söyleşiye katıldığınız için teşekkür ederiz. Kanadalı sanatçı Edward Burtynsky, 2022 yılının ilkbaharında Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu’nun davetiyle ve TEMA Vakfı işbirliğiyle “Erozyon” projesini hayata geçirdi; bu yılki sergimizi açan tema da bu proje oldu. Hepimizin bildiği üzere, sizin de yıllardır uzmanlığınız ve emeklerinizle parçası olduğunuz TEMA Vakfı, Türkiye’de 1992 yılında erozyonla mücadele ve doğal varlıkları koruma amacıyla kuruldu ve bugün 1 milyon 250 bini aşkın gönüllüsü bulunan bir halk hareketi hâline geldi. Yıllarca süren çalışmalarınızın ve iyileştirmeye çalıştığınız coğrafyaların fotoğraflarını Burtynsky’nin objektifinden görmek nasıl bir deneyim oldu sizin için?

 

  • H.Ö: Edward Burtynsky’nin objektifinden Dönüşen Yeryüzü sergisini izleyiciyle buluşturduğunuz için öncelikle teşekkür ederim. Dünya, varoluşundan bu yana sürekli değişim içinde; bu değişimi hem doğal süreçler hem de insan etkisi birlikte şekillendiriyor. Bence sergide bu iki dinamiği yan yana görmek son derece öğretici ve etkileyici. Fotoğraflarda suyun aşındırıcı gücüyle biçimlendirdiği araziler, doğanın yarattığı estetik görüntüler hayranlığımı artırırken; insan eliyle örtüsüz bırakılmış topraklarda açılan yaraların sarılması için yürütülen çalışmaların verdiği iyimser duygu içimi ısıttı.  TEMA Vakfı olarak yıllardır, insan etkisiyle hızlanan erozyonun toprağı ve yaşamı nasıl tehdit ettiğine dikkat çekiyoruz. Toprağı kaybetmenin yaşamı kaybetmek olduğunu; toprağı korumanın ise yalnızca insanları değil, tüm yaşamı korumak anlamına geldiğini vurguluyoruz. Bu çabaların en büyük mutluluğu ise yapılan çalışmalar sonucunda doğada hayatın yeniden yeşerdiğine tanıklık etmek. Sergiyi gezerken, kendimi teraslarda yürürken ve büyüyen fidanlara dokunurken buldum. Bu yolculukta emeği geçen herkese içten bir şükran duydum.

  • F.T: Bu söyleşi için ben de ayrıca teşekkür ederim. Erozyonu hızlandıran en önemli etken, bitki örtüsünün tahrip edilmesiyle üst toprağın yağışlara ve erozyona açık hâle gelmesidir. Toprağı bitki örtüsünden yoksun bırakma, yanlış arazi kullanımı, aşırı toprak işleme, eğim yönünde sürüm ve tarıma uygun olmayan doğal alanların tarıma açılması gibi uygulamalar, özellikle tarım arazilerinde ciddi toprak kayıplarına yol açıyor. Bugün, Türkiye’de her yıl 642 milyon ton toprak erozyona uğruyor. Bu durum, 500 yıl gibi bir sürede oluşan 1 santimetrelik üst toprağın, 16 yıl gibi çok kısa bir sürede yok olması anlamına geliyor. Burtynsky’nin objektifinden gördüğüm manzaralar bende güçlü ve çelişkili duygular yarattı. Bir yandan, insan eliyle yapılan büyük ölçekli doğa tahribatlarını ve bitki örtüsünün kaybıyla toprağın nasıl savunmasız kaldığını görmek derin bir üzüntü hissi uyandırırken; diğer yandan erozyonla mücadele için inşa edilmiş terasları, tutulan toprağı ve bu alanlarda yeniden yeşeren bitkileri görmek umut vericiydi. Bu fotoğraflar, insanlığın doğaya verdiği zararla yüzleşmesini sağlarken; aynı zamanda toprağı korumak için verilen emeğin değerini de görünür kılıyor. Temel varoluş sebebi, başta toprak olmak üzere tüm doğal varlıkları korumak ve erozyonla mücadele etmek olan bir sivil toplum kuruluşunda çalışan biri olarak erozyonun sanatsal bir bakışla ele alınmasını da son derece değerli buluyorum. Bu yaklaşımın, farkındalığı artırırken erozyonla mücadelede katılımı güçlendirdiğine inanıyorum.

  1. Burtynsky'nin Ankara, Nallıhan ve Beypazarı’nda çektiği fotoğraflar, erozyonun en şiddetli hâliyle gözlemlendiği coğrafyalara odaklanıyor. Milyonlarca yıl boyunca rüzgâr, yağmur ve yerçekiminin tortul kayaçları şekillendirmesiyle ortaya çıkan, adeta başka bir dünyaya ait manzaralarla karşılaşıyoruz. Konunun uzmanı olarak bu oluşumları yaratan doğal jeolojik erozyon süreçleri ile tarımsal sürdürülebilirliği ve ekosistem varlığını tehdit eden insan kaynaklı erozyon arasındaki farklılıklara değinebilir misiniz?

 

  • H.Ö: Erozyonu iki başlık altında ele almak gerekir; doğal erozyon ve insan faaliyetleri nedeniyle hızlandırılmış erozyon. Doğal erozyon, toprağın ve toprağı oluşturan ana kayanın milyonlarca yıl boyunca su, rüzgâr ve yerçekimiyle etkileşimi sonucu gerçekleşir. Bazı kayaçlar çok sert ve suya karşı daha dirençliyken bazıları çok daha hassastır; yağışla gelen su, bu kayaçları çözer, gevşetir ve taşır. Burtynsky'nin Nallıhan ve Beypazarı’nda çektiği fotoğraflar, suyun bu "ayak izlerini" çok net biçimde gösteriyor. "Su akar yolunu bulur" deyişinde olduğu gibi suyun aktığı yerlerde, zamanla dere yataklarına dönüştüğü alanlarda aşınmanın arttığını; buna karşılık bitki örtüsünün bulunduğu yerlerde toprağın direncinin yükseldiğini görüyoruz. Doğal olduğu sürece bu döngüler bir tehdit değil, aksine doğadaki ekosistem çeşitliliğinin ve yaşamın kaynağıdır. Bugün, verimli tarım ovalarının büyük bölümü de doğal süreçlerin sonucunda oluşmuştur. Asıl sorun, TEMA Vakfı olarak da yıllardır dikkat çektiğimiz, insan kaynaklı, yani hızlandırılmış erozyondur. Toprağı koruyan bitki örtüsü ortadan kaldırıldığında, toprak yağmur damlalarının doğrudan etkisine açık hâle gelir. Bu durum, gözle fark edilmesi zor ama zamanla toprağın en verimli kısmı olan üst toprağın kaybına yol açar. Kaybolan her birim toprak, aslında geleceğimizden eksilen bir parçadır.

  • F.T: Doğal (jeolojik) erozyon, doğanın kendi dinamikleri içinde gerçekleşen ve toprak oluşumuyla uyumlu bir süreçtir. Ancak Burtynsky’nin fotoğraflarında ağırlıklı olarak gördüğümüz, insan etkisiyle bu dengenin bozulduğu hızlandırılmış erozyondur. Bitki örtüsünün tahrip edilmesiyle araziler çıplak kalmakta; özellikle eğimli alanlarda rüzgâr, yağmur ve yüzey akışlarıyla üst topraklar hızla taşınmaktadır. Beypazarı fotoğrafında bunu çok net okuyabiliyoruz (Görsel 1). Bitkiden yoksun, beyaz renkli alanlar üst toprağını kaybetmiş, verimsiz bölgeleri temsil ediyor. Buna karşılık, sırtlarda ve bazı yamaçlarda gördüğümüz kahverengimsi tonlar, az da olsa bitki örtüsünün toprağı koruyabildiği alanlar. Fotoğrafın ortasından geçen vadi tabanındaki nehir yatağında görülen koyu renk ise yukarıdan erozyonla taşınmış olan verimli üst toprağın kendisi. Nallıhan örneğinde de benzer bir durumla, kırmızı-kahverengi renkli üst toprakların yine vadi tabanındaki nehir yataklarında toplanmış (erozyona uğramış) görüntüsüyle karşılaşıyoruz (Görsel 2). Görselde, Beypazarı’ndaki karelerde olduğu gibi zamanla üst toprağını kaybetmiş, beyazımsı renkteki fakir ve verimsiz alt topraklar hâkim. Bu görsel anlatım, insan etkisiyle gerçekleşen erozyonun tarımsal sürdürülebilirlik ve ekosistemler üzerindeki yıkıcı etkisini son derece çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

 

 

  1. Sergide Burdur, Kayseri ve Karaman'daki erozyon kontrol projeleri öne çıkıyor. Bu manzaralar sanatçının lensinden bakıldığında ritmik, neredeyse soyut kompozisyonlara dönüşen insan müdahaleleri aslında. Bu örneklerde görüldüğü gibi, büyük ölçekli arazi şekillendirme projelerindeki karar verme sürecini bize anlatabilir misiniz? Farklı jeolojik ve iklimsel bağlamlarda, hangi erozyon kontrol tekniklerinin uygulanacağını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu eylemlerin hızla ilerleyen ekolojik krize rağmen uzun vadeli başarı örnekleri gösterebilir misiniz?
  • H.Ö: Erozyon, dünyanın en yaygın toprak bozulumu nedenidir ve ülkemizde tüm iklim tiplerinde ve coğrafyalarda görülür. Ancak her yerde aynı şiddette ortaya çıkmaz. İklim, ana kaya ve toprak tipi, arazi eğimi ve bitki örtüsü, erozyonun hızıyla etkisini belirleyen temel unsurlardır. Bu kadar yaygın bir sorun söz konusu olunduğunda, "nereden başlanacağı" kritik bir karar hâline gelir. Erozyon, çoğu zaman gözle doğrudan fark edilen bir süreç değildir; ancak sel ve taşkınlarla birlikte akarsuların renginin değişmesi, tarım arazilerinde biriken çamur ya da kum fırtınalarıyla görünür hâle gelir. Bu nedenle, erozyon kontrol ve toprak koruma çalışmaları, tarihsel olarak öncelikle can ve mal kayıplarının yaşandığı, tarımsal üretimin ve insan sağlığının ciddi biçimde etkilendiği havzalarda başlatılmıştır. Tokat Behzat Deresi, Pozantı Çakıt Havzası, Burdur ve Karapınar bu yaklaşıma örnek alanlardır. Zamanla enerji üretmek üzere kurulan baraj havzalarının korunması ve baraj ömürlerinin uzatılması da bu çalışmaları takip etmiştir. Erozyon kontrolünde iki temel ilke vardır:  Birincisi, suyun ya da rüzgârın aşındırıcı ve taşıyıcı gücünü azaltmak; ikincisi ise çalışma yapılacak yerin iklimini ve toprak özelliklerini dikkate alarak toprağı koruyucusuyla, yani bitki örtüsüyle buluşturmaktır. Su erozyonuna karşı en etkili yöntemlerden biri teraslamadır. Teraslama ile suyun akış hızı kesilir ve aşındırma gücü azaltılır. Kurak bölgelerde toprağın suya sızmasını, emilimini artıracak şekilde, yağışın yüksek olduğu yerler ile çok şiddetli yağışların olduğu yerlerde suyun güvenle akacağı akış yollarına sevkini sağlayacak şekilde teraslama yapılır. Terasların hangi genişlikte olacağı, hangi sıklıkta olacağı ise arazinin eğimine göre belirlenir. Rüzgâr erozyonunun önlenmesi için en etkili tesisler ise rüzgâr şeritleridir. Burtynsky’nin Burdur, Kayseri ve Karaman’da fotoğrafladığı alanlar; eğimin yüksek olduğu, yarı kurak iklim koşullarına sahip sahalardır.  Bu nedenle teraslar eş yükselti eğrilerine paralel, suyun emilimini artıracak şekilde tasarlanmıştır. Bu yapılarla birlikte dikilen fidanlar kökleriyle toprağı tutar. Zamanla bu alanlar orman ekosistemlerine dönüşür. Böylece bu sahalar sadece erozyonu önlemekle kalmaz; karbon depolayan, iklimi düzenleyen ve biyolojik çeşitliliği artıran alanlara dönüşür. Burtynsky’nin fotoğraflarında benim gördüğüm en güçlü mesaj, doğaya verdiğimiz zararın yine insan eliyle onarılabileceğidir.
  • F.T: Burtynsky'nin Burdur, Kayseri ve Karaman'daki erozyon kontrol sahalarını yüksekten çektiği fotoğraflar, bana ilk bakışta eş yükselti eğrilerini gösteren izohips haritalarını hatırlattı. Çünkü eğimli arazilerde uygulanan teraslar, eğime dik olacak şekilde tesis edildiğinde, arazide tam da bu harita görünümünü oluşturur.  Ormancılar bu çalışmaları anlatırken sıkça "toprağı nakış gibi işlemek" ifadesini kullanır. Burtynsky’nin fotoğrafları bu sözü adeta görselleştiriyor. Günümüzde gelişen teknoloji sayesinde, ekskavatörlerle kilometrelerce uzunlukta teraslar, büyük bir hassasiyetle inşa edilebiliyor. Bu sahalarda da bitki örtüsünden yoksun ve uygun toprak derinliğine sahip her alanın, büyük bir özenle teraslandığını net biçimde görüyoruz. Geçmişte bu çalışmalar tamamen insan gücüyle yürütülüyordu. Burtynsky’nin Burdur’daki fotoğrafında görüldüğü gibi, ayakta durmanın bile zor olduğu dik yamaçlarda, eğime dik teraslar açılıyor ve bu teraslara fidanlar dikiliyordu (Görsel 3). İnsan gücüyle yapılan bu teraslar, makineli çalışmalara göre daha dar ve sınırlı alanlarda uygulanabilse de erozyonla mücadele uğruna verilen emeği ve göze alınan zorlukları çok çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Bugün, uzaktan çekilmiş fotoğraflarda bile bu teraslarda büyüyen ağaçları görmek mümkün. Teraslar hem toprağı korumak hem de su üretimi için önemlidir. TEMA Vakfı olarak sıkça vurguladığımız gibi, "Suyu düştüğü, toprağı oluştuğu yerde tutacaksın.” Suyu tuttuğunuzda yüzey akışı azalır; yüzey akışı azaldıkça erozyonla taşınan toprak miktarı da azalır. Böylece toprak yerinde kalır ve bitki gelişimi ile yağışın toprağa emilimi için uygun bir ortam oluşur. Kısacası suyu ve toprağı birlikte korursunuz. Teraslar, tam da bu nedenle en etkili toprak koruma tedbirlerinden biridir. Uygulanan yöntemler toprağın yapısına, eğime, yağış miktarına ve dikilecek türlere göre farklılık gösterse de temel amaç aynıdır; suyu ve toprağı yerinde tutmak, yaşamın yeniden tutunabileceği bir zemin yaratmak.

 

Edward Burtynsky, Erozyon Kontrolü #11, Burdur, Türkiye, 2022,
Sanatçı ve Flowers Gallery, Londra’nın izniyle

 

  1. Sergide erozyon anlatımıyla birlikte Burdur, Karaman, Kırşehir, Ankara ve Aksaray illerinde tarım ve aynı zamanda bu coğrafyalarda erozyona uğramış yamaçların tepelerinde yer alan plato tarımına da yer veriliyor. Çiftçiler bu erozyona yatkın bölgelerde hangi özel zorluklarla karşı karşıya? TEMA Vakfı toprak bütünlüğünü korurken verimliliği sürdürebilecek ürün rotasyonu, örtü bitkisi ekimi ve teraslama gibi uygulamaları hayata geçirmek için yerel halk ve çiftçilerle nasıl bir işbirliği içinde?
  • H.Ö: Platolar, milyonlarca yıl boyunca iklimin etkisi ve suyun aşındırıcı gücüyle şekillenmiş arazilerdir. Arazi; iklimin, yani değişen hava koşullarının (sıcaklık farkları, ısınma-soğuma süreçleri) ve suyun çözücü etkisiyle kopan kaya parçacıklarının yine suyla taşınıp eğimin düşük olduğu alanlarda birikmesi sonucunda şekillenmiştir. Bir anlamda platolar, milyonlarca yıldır suyun ve iklimin törpülediği yaşlı dağlardır. Burtynsky’nin platolara odaklanan fotoğraflarında öncelikle doğanın bu şekillendirme gücü görülüyor. Düzlüklerde tarım yapılan alanlar, eğimli yamaçlarda ise bitki örtüsünün varlığı ya da yokluğuna bağlı olarak değişen şiddette erozyonun izleri dikkat çekiyor. Bitki örtüsünün olduğu yerlerde suyun "ayak izleri" azalırken, çıplak alanlarda erozyonun ne kadar hızlandığı açıkça görülüyor. Bu kareler, doğanın gücünü ve insan müdahalesinin sonuçlarını çarpıcı biçimde yan yana sunuyor. Fotoğraflar, aynı zamanda tarımın arazide bıraktığı izleri de gösteriyor; parçalılık, monokültür uygulamaları, eğime dik ya da eğim yönünde yapılan toprak işleme farkları… Türkiye’de üretici başına düşen tarım arazisi ortalama 40 dekar civarındayken, gelişmiş ülkelerde bu oran 5-10 katı. Elbette bu ülkemizin engebeli oluşunun da bir sonucu. Ancak bununla birlikte, nüfus arttıkça araziler küçülüyor ve bu baskıyı daha da artırıyor. Bu durum bize çok net bir şey söylüyor; her yerde tarım yapılamıyor ve elimizde kalan tarım topraklarını çok daha dikkatli korumamız gerekiyor. Bir diğer çarpıcı unsur ise tarım alanları dışında kalan, büyük ölçüde çıplaklaşmış alanlar. Bu alanlar yüksek olasılıkla mera arazileri. Aslında aşırı ve düzensiz otlatma nedeniyle meralar, erozyonu önleyen alanlar olmaktan çıkıp erozyonun kaynağına dönüşmüş durumda. Bugün, toprak koruma önlemlerinin alınmaması nedeniyle Türkiye’deki tarım arazilerinin yüzde 39’unda erozyon görülüyor. Oysa tarım arazilerinde toprağı korumanın en temel yollarından biri, onu doğru işlemektir. Burtynsky’nin fotoğrafları doğru ile yanlışı yan yana göstererek güçlü bir uyarı yapıyor: Toprağı bitkiyle buluşturmazsak, onu suyun ve rüzgârın insafına bırakırız.
  • F.T: Tarım ve orman alanları, arazi kullanım açısından birbirinden oldukça farklı iki sistemi temsil eder. Tarım alanları insan eliyle şekillenirken, ormanlar daha çok doğal süreçlerin hâkim olduğu alanlardır. Arazi sınıflamasına baktığımızda da tarımın, eğimi daha düşük olan alanlarda yapılması gerekirken; yüksek eğimli araziler arazi kullanımı açısından orman olarak kullanımı ya da korunması daha uygun alanlardır. Burtynsky'nin plato tarımına odaklanan fotoğraflarında bu iki arazi kullanım biçiminin iç içe geçtiği, parçalı bir yapı görüyoruz. Aynı karede hem düzlükteki tarım alanlarını hem de eğimli yamaçlarda teraslama ve ağaçlandırma yapılan sahaları görmek mümkün. Erozyona açık alanlar, çiftçiler için ciddi zorluklar barındırıyor. Özellikle Burdur gibi bölgelerde hem su hem de rüzgâr erozyonu tarımsal üretimi tehdit ediyor. Monokültür tarım ise zararlılarla mücadeleyi zorlaştıran bir başka önemli sorun. Bu noktada ormanlar ve ağaçlandırılmış alanlar tarım için çok önemli. Ormanlar, rüzgâr hızını keserek rüzgâr erozyonunu azaltıyor; farklı habitatlar oluşturarak biyolojik çeşitliliği destekliyor. Ormanlık alanlardaki kuşlar ve diğer canlılar, tarım zararlılarının kontrolünde doğal bir denge unsuru oluşturuyor. Teraslama ve ağaçlandırma çalışmaları da hem erozyonu önleyerek tarım topraklarını koruyor hem de çiftçiler için daha sürdürülebilir bir üretim ortamı yaratıyor. TEMA Vakfı olarak yerel halk ve çiftçilerle yürüttüğümüz işbirliklerinin temelinde de bu anlayış var; toprağın bütünlüğünü korurken, tarımsal verimliliği uzun vadede güvence altına almak.
  1. Burtynsky’nin “Erozyon” projesinde Tuz Gölü ve Yarışlı Gölü’nden karelerle de karşılaşıyoruz. Çalışmalarınızda erozyon ve su varlıkları yönetimi ne ölçüde birbiriyle bağlantılı? Erozyona uğramış toprak bu kırılgan göl ekosistemlerine sürüklendiğinde ortaya çıkan zincirleme reaksiyonlara karşı hem toprak hem de su bozulmasını ele alabilecek koruma stratejileri neler oluyor? Bu gibi kompleks sorunlara karşı başka vakıf ve/veya kamusal örgütlerle geliştirdiğiniz işbirlikleri oluyor mu?

 

  • H.Ö: Vakfımızın varlık nedenini, Kurucu Onursal Başkanlarımızdan merhum Hayrettin Karaca’nın çok yalın ama derin bir sözüyle özetleyebilirim: "Yaşamak istiyorsan sana yaşam verenleri yaşatacaksın." Toprak, su ve hava yaşamı mümkün kılan temel varlıklardır; iklim ise bu yaşamın geliştiği ortamdır. TEMA Vakfı olarak, birbirinden ayrılmaz bu doğal varlıkların korunması için çalışıyoruz. Yaşamın doğduğu yer sudur. Su yalnızca denizlerde, göllerde ya da akarsularda değil; toprağın içinde, altında ve üstünde, tüm canlıların hücrelerinde vardır. Burtynsky’nin sulak alan fotoğraflarına baktığımda, suyun toprak içindeki dolaşımını; adeta insan bedenindeki kılcal damarlara benzettim. Su, karayı aynı şekilde sarmalayarak her bir toprak tanesinin yaşam üretmesini sağlıyor. Fotoğraflar bize çok net bir şey söylüyor; toprak ve su yaşam kaynaklarımız. Ama bu karelerde bir uyarı da var; yaşamın bağlı olduğu iki doğal varlığa yeterince özen göstermiyoruz. Çekilen sular, kuruyan ve kirlenen göller, mavi rengini kaybeden su yüzeyleri… Tuz Gölü ve Yarışlı Gölü, bugün can çekişen ekosistemlerin simgesi hâline gelmiş durumda. Bunun temel nedenlerinden biri de yanlış tarım uygulamaları. Kurak bölgelerde su ihtiyacı yüksek ürünlerin yetiştirilmesi, aşırı ve verimsiz sulama, akiferlerin boşalması ve gölleri besleyen akarsuların kesilmesi; göllerin kurumasına giden zincirleme bir bozulmayı tetikliyor. Dünya genelinde 1970-2024 yılları arasında sulak alanların yüzde 22’si yok edildi. Kaybolan sadece sulak alanlar değil, bu alanlardaki yaşamın kendisi. Sulak alanlara bağlı biyolojik çeşitlilik yüzde 85 azaldı; kalan alanların ise yüzde 65’i doğal yapısından uzaklaşmış durumda. TEMA Vakfı bu tabloya yıllardır, "Türkiye Çöl Olmasın" çağrısıyla dikkat çekiyor. Çölleşme çoğu zaman yanlış anlaşılıyor; bu süreç toprağın çöl hâline gelmesi değil, özellikle kurak ve yarı kurak bölgelerde arazi ve su varlıklarının bozulmasıdır. Toprak bozulumu kadar sulak alan kaybı da çölleşmenin bir parçasıdır. Çölleşmeyle mücadele etmenin yolu ise sürdürülebilir arazi ve su yönetiminden geçiyor. Bu nedenle kurulduğumuz günden bu yana; toprağı, suyu ve biyolojik çeşitliliği birlikte ele alan sürdürülebilir tarım uygulamalarının yaygınlaşması için çalışmalar yürütüyor, erozyonla mücadeleyi, su verimliliği ve tasarruflu sulama politikalarıyla birlikte ele alıyoruz.
  • F.T: Burtynsky’nin Tuz Gölü ve Yarışlı Gölü fotoğraflarında, su aynasının küçüldüğü ve geçmişte suyla örtülü olan ancak yıllar geçtikçe kademeli olarak açıkta kalan göl topraklarını görüyoruz (Görsel 4 ve 5). Gerçekten iklim değişikliğinin göllere etkisi açısından ürkütücü manzaralar. Toprak ve su doğada birbirinden ayrılmaz iki doğal varlıktır; yaşam için ikisi de vazgeçilmezdir. Erozyon ve su ilişkisine baktığımızda da bu bütünlüğü net biçimde görürüz. Türkiye’de yaşanan toprak kayıplarının büyük bölümü su erozyonundan kaynaklanıyor. Toprağı korumanın temel yolu, suyu düştüğü yerde tutabilmekten geçer. Bu da yağışın yüzeysel akışa geçmesini azaltarak, toprağın emilimini, yani infiltrasyonu, artırmak anlamına gelir. Böylece bitkiler için kullanılabilir su miktarı artar; fazla su ise ye altı suyu akiferlerine ulaşır, bir bölümü de yeraltı akışı şeklinde nehirleri ve gölleri daha dengeli biçimde besler. Bu nedenle "toprağı korumak" ile "su üretmek" aslında aynı sürecin iki yüzüdür. Günümüzde iklim değişikliğinin etkisiyle artan kuraklık, göl ve nehirleri besleyen suların farklı sektörel kullanımlarıyla birleştiğinde Tuz Gölü ve Yarışlı Gölü örneklerinde olduğu gibi göl suyu miktarında ciddi azalmalar ve göl yüzeylerinde küçülmeler yaşanıyor. Buna artan buharlaşma kayıpları da eklendiğinde, birçok gölümüz ve sulak alanımız yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. TEMA Vakfı olarak bu risklere karşı; iklim değişikliğiyle mücadele, suyun sürdürülebilir yönetimi ve verimli kullanımı konusunda politika notları hazırlıyor, projeler yürütüyoruz. Tarım ve Orman Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı işbirliğinde su varlıklarının yaşam için önemi, su ekosistemleri, su verimliliği ve su ayak izi konularında çocuklarda farkındalık yaratmak için Su Kardeşliği Projesi’ni hayata geçirdik. Kırsal kalkınma projelerimizin tamamında ise tarımda iklim değişikliğine uyum, suyun verimli kullanımı ve sulama randımanının artırılması temel başlıklar arasında yer alıyor. Bu kapsamda birçok kurumla işbirliği içinde çalışıyoruz.
  1. Son olarak “Buradan nereye?” diyerek TEMA Vakfı’nın gelecek projeksiyonuna dair bir soruyla söyleşiyi sonlandırmak istiyorum. TEMA Vakfı, 10-20 yıl sonra yeryüzünü nasıl dönüştürmüş olmayı hedefliyor? Geleceğe baktığımızda, bizi bekleyen en büyük zorluklar neler? İklim krizi, yavaşlatmaya ve hatta durdurmaya çalıştığınız erozyona karşı mücadeleniz nasıl şekilleniyor?

  • H.Ö:
    Vakıf olarak insan faaliyetleri sonucu ortaya çıkan ve sonuçlarını giderek ağırlaşan iki büyük tehditle karşı karşıya olduğumuzu vurguluyoruz; iklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik kaybı. Bu yalnızca çevre alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarının değil, özel sektörün de kabul ettiği bir gerçek. Davos Dünya Ekonomik Forumu’nun risk analizlerinde, gerçekleşme olasılığı en yüksek ve küresel ölçekte en yıkıcı ilk beş riskin büyük bölümünü bu iki başlık oluşturuyor. Üstelik etkilerini gelecekte değil, bugün yaşıyoruz. Tükenen su varlıkları, artan kuraklıklar, tarımsal üretimde kayıplar, aşırı hava olayları, sel ve taşkınlar, sıcaklık kaynaklı ölümler ve zorunlu göçler… Mevcut yaşam biçimimizle devam edersek, bizi daha kırılgan, daha kısıtlı ve sorunların arttığı bir gelecek bekliyor. Bu nedenle iklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik kaybını durduracak adımların acilen atılması gerekiyor. İklim krizinin temelinde fosil yakıt kullanımı olsa da, onu derinleştiren en önemli ikinci unsur arazi tahribatıdır. Ormanların ve otlakların yok edilmesi, sulak alan kaybı, toprak bozulumu ve kirlilik; biyolojik çeşitlilik kaybının da başlıca nedenleri arasında yer alıyor. Bizim gelecek vizyonumuz, bu tahribatın durdurulduğu ve sürdürülebilir yaşamın hâkim olduğu bir dünya. Önümüzdeki yıllarda hedefimiz; karbon ayak izinin ve ekolojik ayak izinin azaltıldığı, arazi tahribatının durdurulduğu ve tahrip edilmiş alanların en az yüzde 30’unda onarım ve restorasyon çalışmalarının tamamlandığı bir sürece katkı sunmak. Bunun için yalnızca kurumlara değil, herkese sorumluluk düşüyor. Ekonomik ve politik kararların tüketimi değil, yaşamı öncelemesi; toplumun tüm kesimlerinin bu yönde talepkâr olması gerekiyor. Bizim umudumuz, mutluluğun tüketimde olmadığını bilen, ihtiyacı kadar tüketen, doğaya verdiği yükün farkında olan ve kendisine yaşam veren varlıkları koruyan ekolojik okuryazar bireylerin çoğaldığı bir dünya.
  • F.T: Doğal süreçler açısından bakıldığında 10–20 yıl oldukça kısa bir zaman dilimi. Doğada gerçekleşen pek çok dönüşüm bu kadar kısa sürede çıplak gözle fark edilemeyebilir. Üstelik iklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik kaybı gibi, insan kaynaklı ve birikimli etkiler yaratan büyük sorunlarla karşı karşıyayız. Bunlar sadece bölgesel değil, küresel sorumluluklar getiren problemler. Bu nedenle bu süre içinde mucizevi değişimler beklemek gerçekçi olmaz. Ancak kararlı, bilim temelli ve uzun vadeli bir yol haritası çizildiğinde sürdürülebilir bir geleceğin mümkün olduğuna inanıyoruz. Bugün çevre sorunlarının temelinde insan faaliyetleri varsa, çözümün de yine insan eliyle mümkün olduğunu biliyoruz. Bu 10–20 yıllık dönem aynı zamanda yeni bir kuşağın yetişme süresine denk geliyor. Bu nedenle en kritik başlıklardan biri eğitim ve farkındalık çalışmaları. Hedefimiz; çevresinde olup biten tahribatın farkında olan, bunun yaşam üzerindeki etkilerini anlayan, sürdürülebilir yaşam ilkelerini benimsemiş, doğa ve çevre haklarını savunan, karar vericilerden sorumluluk talep eden bir toplumun güçlenmesi. Ancak böyle bir toplumsal dönüşümle toprağın, suyun ve biyolojik çeşitliliğin korunduğu; erozyonun, arazi tahribatının ve çölleşmenin azaldığı, su varlıklarının sürdürülebilir biçimde kullanıldığı, ormanların arttığı ve çevre kirliliğinin azaldığı bir gelecek mümkün olabilir. TEMA Vakfı, kurulduğu günden bu yana gönüllülerinin ve paydaşlarının desteğiyle bu dönüşüm için çalışıyor. Eğitimden ağaçlandırmaya, kırsal kalkınmadan iklim değişikliğiyle mücadeleye, biyolojik çeşitlilikten savunuculuk çalışmalarına kadar 500’ün üzerinde örnek projeyle doğaya verilen zararı azaltmaya ve tersine çevirmeye yönelik umudu yeşertmeye devam ediyor.

 

YAZARLAR HAKKINDA

Başak Sönmez Beyazyürek
Başak Sönmez Beyazyürek, kültür ve sanat alanında iletişim, içerik üretimi ve kurumlararası işbirlikleri odağında çalışan bir kültür profesyonelidir. Sabancı Üniversitesi Toplumsal ve Siyasal Bilimler mezun olmuş, ardından Universitat Internacional de Catalunya’da Kültür Yönetimi yüksek lisansını tamamlamıştır. Müze ve kültür kurumlarının yanı sıra yaratıcı ajanslarda edindiği deneyimle marka kimliği, ziyaretçi deneyimi ve stratejik iletişim alanlarında ulusal ve uluslararası projelerde yer almıştır. Halen Borusan Contemporary’de Müze Yöneticisi olarak kurumlararası işbirlikleri, paydaş ilişkileri, kurumsal iletişim ve program geliştirme çalışmalarını yürütmekte; müzenin idari ve operasyonel süreçlerinin koordinasyonundan sorumludur. Ayrıca, Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Danışma Kurulu üyesidir.

Dr. Hikmet Öztürk
İlk ve orta öğrenimini Samsun, Vezirköprü’de tamamlayan Dr. Hikmet Öztürk, 1983 yılında İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Fen Bilimleri Enstitüsü Silvikültür ve Ağaçlandırma Ana Bilim Dalı’nda 1983-1985 yılları arasında yüksek lisans eğitimini tamamladı. 2003 yılında ise Akdeniz Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Biyoloji Bilimleri Ana Bilim Dalı’nda doktorasını tamamlayarak “Doktor” ünvanını aldı.
Meslekî gelişimine uluslararası düzeyde katkı sağlayan Dr. Öztürk, 1993 yılında Finlandiya Ormancılık Araştırma Enstitüsü ile Ağaç Islahı Vakfı koordinatörlüğünde düzenlenen program kapsamında Finlandiya’da orman ağaçları ıslahı uygulamaları, döl denemelerinin tesisi ve planlanması üzerine iki ay süren bir eğitim aldı. 1996 yılında İngiltere Cranfield Üniversitesi’nde bir ay boyunca ormancılık araştırmalarının planlanması üzerine; 1998 yılında ise Kanada Alberta Üniversitesi’nde üç hafta süresince popülasyon genetiği ve gen kaynaklarının korunması konularında kısa süreli eğitim programlarına katıldı.
Profesyonel kariyerine 1986-1992 yılları arasında Orman Genel Müdürlüğü Orman İdaresi ve Planlaması Daire Başkanlığı’nda Orman Amenajman Mühendisi olarak başlayan Dr. Öztürk, 1992 yılında Orman Ağaçları ve Tohumları Islah Araştırma Müdürlüğü’ne atandı. Bu kurumda 2010 yılına kadar mühendis, başmühendis ve müdür yardımcısı olarak görev yaptıktan sonra aynı yıl emekli oldu.
Dr. Hikmet Öztürk, 6 Ekim 2010-1 Ağustos 2017 tarihleri arasında TEMA Vakfı’nda Orman ve Kırsal Kalkınma Bölüm Başkanı olarak görev yaptı. 1 Ağustos 2017-1 Eylül 2025 tarihleri arasında TEMA Vakfı Genel Müdür Yardımcısı olarak görevine devam etti. 1 Eylül 2025 tarihinden itibaren ise TEMA Vakfı’nda danışman olarak çalışmalarını sürdürmektedir.
Dr. Öztürk, evli ve iki çocuk babasıdır.

Dr. Ferhat Taze
İlk ve orta öğrenimini Kocaeli, Gölcük’te tamamlayan Dr. Ferhat Taze, 2004 yılında İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi, Orman Mühendisliği Bölümü’nden mezun oldu. 2008 yılında aynı üniversitenin Fen Bilimleri Enstitüsü Orman Mühendisliği Bölümü, Çevre ve Orman Hukuku programında yüksek lisans, 2022 yılında da İstanbul Üniversitesi - Cerrahpaşa Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Çevre ve Orman Hukuku programında doktora eğitimini tamamladı.
“Türkiye’de Korunan Alanların Hukuksal Statüsü” başlıklı yüksek lisans tezi ve “Türkiye’de Nehir Havza Yönetim Planlarının Plan Hiyerarşisindeki Yeri ve Havza Yönetiminde Halkın Katılımının Hukuki Analizi” başlıklı doktora tezi bulunmaktadır.
Dr. Ferhat Taze, 2007 yılından itibaren çalıştığı TEMA Vakfı’ndaki görevine, 2017 yılı itibarıyla Orman ve Kırsal Kalkınma Bölüm Başkanı olarak devam etmektedir. Doğa Koruma, Ormancılık, Kırsal Kalkınma ve Havza Yönetimi konularında çalışmalar yürütmektedir.
Dr. Taze, evli ve iki çocuk babasıdır.