Blog

Üvercinka ve aşkın alfabesi

28 Eylül 2018 Cum

Borusan Contemporary, hafta içi çalışılan, kullanılan bir yerde sanat işlerinin yaşadığı bir alanken, haftasonlarıysa müzeye dönüşen, sergileme ve kullanımın örtüştüğü yerleri araştıran bir yapıya sahip. Böylece, koleksiyon sergileri bağlamında Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu’ndan seçilen işlerin her biri çift vardiya çalışıyor. Bu sergi serisinin küratörü Dr. Necmi Sönmez, bu uluslararası koleksiyona giriş için Türkiyeli edebiyatçıların eserlerinin rehberliğinde kavramsal çerçeveler çiziyor. Üç senedir süren bu araştırma süreciyle ilgili olarak, serinin son sergisi Üvercinka vesilesiyle konuştuk.

MERVE ÜNSAL
merve.unsal@gmail.com

MÜ: Edebiyatı kullanarak çağdaş sanat alanında izlekler bulmak, aslında bu iki alanda da zaten ortak olan estetik ve düşünsel kaygıları görmek açısından zihin açıcı. Bu izleklerin çıkış noktasından bahsedebilir misiniz? Türkiye'deki modern şair ve yazarlar üzerine yoğunlaşıyorsunuz. Bu odak noktası uluslararası bir koleksiyona bakarken ne gibi açılımlara neden oluyor?

NS: 2000 yılında Essen’deki Museum Folkwang’ta Çağdaş Sanat Bölümü Küratörü olarak çalışmaya başladığımda hazırladığım program, yaratıcı yazın ile farklı çağdaş sanat yorumlarını bir araya getirmeyi hedefliyordu. Paul Celan, Ingeborg Bachmann, Gertrude Stein, Elsa Lasker-Schüler gibi şairlerden yola çıkarak hazırladığım müze ve kamusal alanlardaki deneysel projeler beklediğimden fazla ilgi çekti. Yazının perspektifi izleyicinin ilk noktadaki yalnızlığına, bir anlamda nereden başlayacağına bilememesine bir yanıt veriyor, ona yol gösteriyordu. Bunun bir tür ilk adım desteği olabileceğini yavaş yavaş tecrübe ettim. Sanat tarihi doktorası yaparken disiplinlerarası bir biçimde çalışma olanağı bulmuştum. Bu özellikler 2000’den sonra hazırladığım sergilerin yapısını, sunuş biçimlerini de etkiledi. Sanatçılardan da, yazarlardan da bu alandaki deneylerime devam edebilmek için epey destek aldım. Yaratıcı edebiyatla çağdaş sanatı bir araya getirme sürecimin çıkış noktası galiba farklı anlamlandırma, yorumlama ve soyutlamaya varma güdüsü.

2005’ten itibaren Borusan Contemporary’nin kuruluş sürecinde Ahmet Kocabıyık ile çalışmaya başladım. Bu öteden beri takipçisi olduğum Modern Türk yazarları ve şairleri üzerine yoğunlaşmamı destekledi. Borusan Contemporary’nin uluslararası ağırlıklı koleksiyonunu yorumlarken, bu coğrafyaya özgü dinamiklerden hareket etmenin izleyiciler açısından farklı bir deneyim olacağını düşündüm. 2015’te çok iyi tanıdığım Leyla Erbil’in yazın dünyasından yola çıkarak hazırladığım sergi ile koleksiyon sergilerine başladık. Tezer Özlü, İlhan Berk, Tomris Uyar, Oktay Rifat, Metin Eloğlu ve Cemal Süreya çıkışlı sergilerle izleyicilerin koleksiyondaki eserlere farklı açılardan bakarak yeni tecrübeler edindiklerini ve bunları bizlerle paylaştıklarını gördük. En önemli açılımlardan biri de, birçok izleyicinin sergilerimizi ikinci kere bu yazarların eserlerini okuduktan sonra gezmeleri oldu. Bu sayede izleyicilerin de sergilerden keyif aldığını saptadık.

NECMİ SÖNMEZ

MÜ: Cemal Süreya'nın çok yönlü entelektüel üretimi ile yarattığınız izleği açabilir misiniz? Cemal Süreya şu anda neden önemli?
NS: Cemal Süreya’nın şair, çevirmen, yayıncı olarak farklı kimlikleri vardır. Ben bunların birbirinden ayrılamayacağını düşünüyorum. Onun şiirlerini, yazılarını ve günlüklerini okurken bugün etkisini halen üzerimizde taşıdığımız köklü politik dalgalanmaların onun duruşunu nasıl etkilediğini gözlemledim. 1960, 1972 ve 1980 dönemlerinde susmayan, her koşulda üretimine devam eden Cemal Süreya aydın duruşunun etik, politik ve sosyal cephelerini örneksel biçimde temsil ediyordu. Bu beni kişisel olarak çok etkiledi. Hatta onun tüm şiirlerini okumakla kalmayıp, elime geçen tüm çalışmalarını düzenli olarak okudum. Bu süreç neredeyse altı aya yayıldı. Cemal Süreya, politik sürecin yıpratıcılığını ensemizde, her adımımızda hissettiğimiz günümüzde örnek almamız gereken bir düşünce ve eylem adımı olarak karşımıza çıkıyor. Duruşu, yazdıkları son derece etkileyici. Süreya’nın en politik olduğu noktada bile şiirsel olmayı başarması adeta baş döndürücü.

U-Ram Choe, Unicus - Cavium ad initium, 2011

MÜ: Üvercinka’nın isminin çevrilemezliği ve Süreya'nın Üvercinka anlatımı aslında çağdaş sanatın evrensel biçimlerle öznelliği birleştirmesine de selam veriyor sanki. Çeviri, öznellik ve evrensellik bağlamında bu eser seçkinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?
NS: Daha önce yorumlamalarda çıkış noktası olarak aldığımız hiçbir yazar ve şairin bir kitabını sergiye isim olarak vermemiştim. Cemal Süreyya’nın Üvercinka’sı aşka, kadın denen o olağanüstü varlığı adanmış bir sevda kitabıydı. Şairin ilk kitabı olarak önemli bir imgesel çıkışı betimliyordu. Kitabın öznesi tutku olduğu için koleksiyondan farklı çalışmaları seçerken tutkuların belirleyiciliğini, hangi metaforlarla formlara dönüştürüldüğünü araştırdıktan sonra seçimimi tamamladım. Unutmadan belirtmeliyim ki seçiminde Perili Köşk’ün mimari karakterleri de belirleyici olmuştur. Bu sergide ilk kez altıncı katı da karanlık alana dönüştürüyoruz. Koleksiyonun moving image üzerine yoğunlaşması mimari değişimleri gerektiriyor. Perili Köşk bu açıdan her sergide farklı biçimlere göre evriliyor, değişime uğruyor.

Monica Bravo,Vortex, 2007

NECMİ SÖNMEZ

MÜ: Sergideki koordinatları belirleyen, mihenk taşı olan eserler sizin için hangileri?
NS: Serginin başlangıç noktası Koreli sanatçı U-RAM-Choe’nin Unicus cavum ad initium isimli kinetik heykelidir. Bu heykel, Uzak Doğu mitolojilerinde karşımıza çıkan dişil kuşları, perileri, doğa üstü varlıklara gönderme yapar. Tuhaf karşılayabilirsiniz ama heykel, Cemal Süreya’nın Üvercinka’sının adeta forma dönüşmüş hali gibi gözüktü bana. Heykel kollarını açıp uçmaya başlayacakmış kanat çırptığında kendi kendime işte bu Üvercinka olabilir dedim. Choe’nin Cemal Süreyya’nın şiirinden haberi olmadığını düşünüyorum. Ama iki farklı sanatçının bir araya gelişiyle farklı bir izlek oluştu. 4. katta sergilenen Laurent Bolognini’nin Variation isimli heykeli de sürekli devinim halinde olan bir karaktere sahip olduğu için Cemal Süreya’nın Üvercinka’da bilinçli olarak girdiği imge tekrarlarıyla örtüşüyor. Son olarak Marina Zurkow’un More&More (the invisible oceans): Brazil isimli çalışmasına değinmek istiyorum. Sanatçının kendisinin tasarlamış olduğu yazılım tekniğiyle oluşturulan bu heykel son derece etkileyici bir kodlama sistemiyle dünya denizlerinde taşınan malzemelere gönderme yapıyor. Zurkow tüm dünya dillerinde anlaşılan yüze yakın şekil aracılığıyla adeta yeni bir alfabe oluşturuyor. Bu alfabe din, dil, ırk ayrımı yapmayan aşk alfabesine benziyor. Aşkın alfabesi de yerkürenin her yerinde sözcüklere dayalı olarak değil, duygular yoluyla algılanmıyor mu?

Marina Zurkow, More & More (invisible oceans) Brazil, 2015

MÜ: Perili Köşk'ün hangi bölümü sizin için en çok düşündürdü?

NS: Bu sergide ilk kez gösterilecek olan Monika Bravo’nun Vortex isimli yerleştirmesi kavramsal bir çalışma. Son derece soyut ışık, yansıma, ses öğelerini kullanarak sanatçının oluşturduğu “alan” kelimenin tam anlamıyla yersiz yurtsuz bir konuma sahip. İzleyiciler burada köklü bir algı operasyonuyla karşı karşıya oldukları için dördüncü kattan kolayca ayrılamayacaklar diye düşünüyorum.

MÜ: Yer, yurt gibi kavramlar uluslararası bir koleksiyon ve sanatçıların pratikleri üzerine düşünürken sizin sergi kurgunuza nasıl tesir ediyor? 
NS: Bu kavramlar eğer koleksiyonda yer alan çalışmanın yorumlanmasında bir çıkış noktası, yorumlama ayrıcalığı sağlıyorsa önem kazanıyorlar. O zaman bunları daha detaylı olarak kavrayabileceğim okumalara ağırlık veriyorum. Ama serginin kavramsal örgüsünü hazırlarken daha daha çok mimarinin, Perili Köşk’teki iç mimarinin farklı özellikleri sergi kurgusu üzerinde etkili oluyor. Tuhaf gelecek ama sanatçıların nerede doğduklarına değil, nerede yaşadıklarına, son yıllarda hangi sergilere katıldıklarına bakarım. Üretimin ve sergilemenin sürekliliği beni daha fazla ilgilendiriyor.

Sayfayı Paylaş