Blog

Acı Reçete Konuşmaları:
Performatif İzleyicilik, :MENTALKLINIK’in Oksimoron Estetiği, Üçüncü Olma Hali

23 Aralık 2020 Çrş

YouTube’da izleyebileceğiniz konuşmanın metni, yayın için kısaltılmış ve düzeltilmiştir.

Dr. Necmi Sönmez: Borusan Contemporary’deki ACI REÇETE #02 sergisinin küratörüyüm. Bu sergi için bir grup Zoom görüşmesi yapmayı planlamıştık. Bunu yapmamızın en önemli nedeni interaktif ve çok yönlü, disiplinlere yayılan sergiyi farklı açılardan gündeme getirmekti. Bu akşamki konuşmayı üç farklı şehirden gerçekleştiriyoruz: Düsseldorf’tan bağlanıyorum, Naz, San Francisco’dan bağlanıyor, Ayşe de İstanbul’da. Neredeyse üç farklı kıtadan üç farklı zaman diliminden bağlanıyoruz. Bu da Acı Reçete’nin gündeme getirdiği olgulardan bir tanesi; yüz yüze konuşmak kuşkusuz daha heyecan verici olurdu. Bu konuşmaya katıldıkları için müteşekkir olduğum iki arkadaşım biyografilerini aktarmak istiyorum. Ayşe Draz performans alanında araştırmalar gerçekleştiriyor ve bu alanda işler üretiyor. Tiyatro hemhal’in kurucularından biri. Oyuncu, dramaturg, yönetmen olarak hem bağımsız hem de tiyatro hemhal’de çalışıyor. Ayşe’nin en önemli özelliklerinden biri kuşkusuz benim de severek yazı yazdığım Art Unlimited‘da gösteri sanatları editörlüğü yapması. Diğer arkadaşım Naz Cuguoğlu ise San Francisco’da yaşamakta ve çalışmalarını küratör, sanat yazarı ve eleştirmen olarak sürdürüyor. Kolektif düşünme ve üretme yöntemleri üzerine odaklanan Collective Çukurcuma küratöryel kolektifinin kurucularındandır. KADIST, The Wattis Institute, de Young Museum, SFMOMA, Joan Mitchell Foundation, Zilberman Gallery, Maumau, ve Mixer gibi kurumlarda farklı pozisyonlarda görev almıştır. Yazıları Türkiye’de ve dünyanın farklı yerlerinde önemli yayınevleri tarafından yayınlandı. Bu akşam Acı Reçete sergisini farklı perspektiflerden gündeme getirmeye devam ediyor olacağız. Soru-cevap şeklinde tasarladığımız bu konuşma için sevgili Ayşe ve Naz’a tekrar teşekkür ediyorum ve mikrofonu kendilerine bırakıyorum.

Ayşe Draz: İsterseniz ben ilk başta Yasemin ve Birol’u, :mentalKLINIK’i ne şekilde tanıdığımdan bahsedeyim. Çok kişisel bir yerden başlayacağım. 90‘ların sonu, 2000‘lerin başı, Amerika’da tiyatro ve karşılaştırmalı edebiyat okurken, yazları İstanbul’a gidip geliyorum. Alman, NYU’da okuyan bir arkadaşım İstanbul’a gelip güncel sanat dünyasından figürlerle röportajlar yapıp bir yazı çıkarmak istiyordu. Bir gün gelip “Kalk, seni tanıştırmam gereken bir karı-kocayla tanıştım,” dedi. Yasemin ve Birol. Ben daha o zaman tiyatro alanında çalışıyorum, güncel sanat konularına hakim değilim. Başta insan olarak tanıştık; daha sonra da 98’de kurulmuş olan bu ikiliyle 2000’de ben karşılaştığımda Yasemin ve Birol’un gerçekleştirdikleri projelerle tanışmış oldum. Biz beraber işbirlikleri de gerçekleştirdik. Benim kendi arşivimde onlarla ilgili neler var diye baktığımda fark ettim ki ben onların bir hayranları gibi birçok işlerini takip etmişim. Sanat tarihçisi değilim, küratör değilim ama dramaturji ve küratörlük bazı açılardan birbirine benziyor. Kendilerini tanımladıkları birkaç kavram üzerinden senle paslaşacağız zaten. O sergilerden önce söz edeceğim ama önce o kavramlardan biri üçüncü pozisyonu yaratmak. Dolayısıyla benim için iki tane siyah giyinen, biri çoğunlukla Marx’a benzetilen, diğeri duru güzelliğiyle bir heykel edasıyla etrafını büyüleyen bir ikili. Yasemin benim için hep okuyan, Birol sorgulayan. Yaptıkları işlerde ne o, ne öteki, bir ötesi ile ilgileniyorlar. İlk dönemlerden beri insan nesne ilişkisini sorguluyorlar. Bugünden baktığımda o dönemde yaptıkları işlerde bize doğru gelmekte olan teknolojiyi ne kadar farkında olduklarının farkına vardım. İşlerindeki tekinsizliği görebiliyoruz. Teknolojiye dair tekinsizliği o zaman da belki farkındaydık ama en başından beri işlerini tekinsiz bir bağlama oturttuklarını görmek mümkün. Pratiklerindeki insan nesne ilişkisine baktığımızdaysa insanın nesneleştiği, nesnenin insanlaştığını görmek mümkün. Basit gibi gözüken ama kolay olmayan bir yerden yürüdükleri yeri kurgulamışlar. İlk proje sergilerinde bir kavramı merkeze alıp etrafında katılımcıları davet ediyorlardı, bir editörle birlikte kavramın neresinde duracaklarına karar verdikten sonra iki yönlü bir üretim sürecine giriyorlardı; hem sergi hem kitap. Uyku, 2000 yılında gerçekleştirdikleri proje, dışında hepsini takip edebildim. Uyku Topağacı’nda, kendi mekanlarında gerçekleştirdikleri bir iş. Şair Birhan Keskin’in editörlüğünde gerçekleştirdikleri bir sergiydi. Sergiyi görüp görmediğimi hatırlamıyorum; hala kullandığım yatak örtüm, yastık kılıflarım, nesneler var bu sergiden. Bir diğer sergi Game idi. 2002 yılındaki bir sergi. Katılan isimlerden bazıları Ela Cindoruk, Nermin Er, Dilek Winchester. Aynı mekanda Kopya yapılıyor. Ali Akay editörlüğünde, Ayşe Erkmen’den Yaz Bükey’e, bütün bunlara baktığımızda 2000’lerin başlarında bir kavram etrafında birçok farklı alandan gelen, tasarımcı, zanaatçi, sanatçı olarak birlikte üretmeleri ve bu üretilen nesnelerin de satın alınabilir olması beni çok etkiledi ve projelerini takip etmeye başladım. :mentalKLINIK’in alt başlıkları. Mekanlarında sanatçıları misafir ediyorlardı. 2004’te Joel’le onların mekanında tanıştım. 2019 yılında Madagaskar pavyonunu yapan Joel’i The Ephemeral Boutique işinde tanıdım. Gene bir üçüncü pozisyon, arada durma… Ne mağazaydı, ne galeriydi… 2002 ile 2007 arasında, Trendsetter dergisinde yer alan, bazı kavramları merkezine yerleştiren, dergiyi istila edercesine yer alan, belgeleyen ve geleceğe işaret eden bir basım formatıydı. Bu konuşma için geriye dönüp baktığımda merkeze aldıkları fikirlere bakınca defo, bellek, arşiv, hafıza. 2003 yılında virüsü merkeze almışlar. Öngörüyü zamanında fark edememiş olduğuma yanarak. Lüksemburg’da yer alan Colophon dergisinde yer alan Accident müdahalesinden bahsetmek istiyorum. Her şeyin yanmış olduğu kazalardan ötürü, birçok hata barındıran fanzin gibi bir şey. Kazanın yazılışı bile hatalıydı, kendi merkezine aldığı kavramı gerçekleyen üçüncü pozisyonu yaratmak. Oksimoron yani iki çelişen kavramı birlikte kullanmak. Dilsel olarak da kullanıyorlar. Kendi işlerine baktıklarında geleceğin öngörüsünden ötesinden bugünü geleceğin tarihi olarak kurgulamakla ilgileniyorlar. Bugünün kapitalist düzenini, parti sonrası şaşaayı eleştirmenin ötesinde, “peki dünyanın sonu geldiğinde, biz bu şaşaaya nasıl bakabiliriz?”e üçüncü bir pozisyon alma önerisi getiriyorlar. Genelde de iki farklı görünür kıldıkları konum birbirleriyle çelişen durumlar oluyor. Bu yüzden de sergilerinin çoğunun ismi bu pozisyonu barındırıyor. Korkunç Derecede Neşeli gibi. Naz, sanırım sen de oksimoron kavramı üzerinden bir giriş yapacaksın.

Naz Cuguoğlu: Öncelikle çok teşekkürler, bu kişisel tarih anlatısı çok değerli. Üçüncü pozisyonla ve beraber üretmeyle ilgili bahsetmek istiyorum. Hem Borusan Contemporary’ye hem de Necmi’ye teşekkür etmek istiyorum. Açık laboratuvar yaklaşımı çok değerli. Böylece işe farklı açılardan yaklaşmak mümkün olabiliyor. Bu işi işbirliği çerçevesinde değerlendirmek istiyorum: insanlar arasındaki işbirliği ve insanla insan olmayan arasındaki işbirliği. İşbirliğinin getirdiği otorite ve hiyerarşi. Ve spekülatif kurgunun farklı gelecekler tahayyül edebilmesi. Bir de “sanat dünyası eleştirisi olarak bu işi okuyabilir miyiz?”den bahsetmek istiyorum. Bunu yaparken de işten bahsetmek yerine işin yakınından konuşmak istiyorum. Kısaca açıklayayım: Wattis Institute’te çalışmalar yaparken Trinh T. Minh-ha ile karşılaştım, Vietnamlı yazar ve film yönetmeni. Ondan çok şey öğrendim. Konuşmalarında bahsettiği konuşurken ister istemez bir hiyerarşi oluşturuyoruz ama işin yanından konuştuğumuzda bunu kırma olasılığımız doğuyor. Ben de kişisel bir noktadan yaklaşacağım. Ben beş senedir küratoryel bir kolektifin parçası olarak çalışıyorum. Araştırmalarımızda hep beraber düşünmek ne demek üzerine araştırmalar yapıyoruz. :mentalKLINIK de kendileri de bir ikili oldukları için, çalışmalarında bir ikili olma ve hatta bir üçüncü olma halinden bahsediyorlar. Bu bana ilginç geliyor: Bireysel olmak yerine kolektif olma, beraber olma, kalabalık olma ve bunun getirdiği çok sesliliğe nasıl farklı bakış açıları getirebilir. Bu kuir teoride de geçiyor. Bizim de yine üzerinde düşündüğümüz bir konu, seçilmiş aileler kurma ve farklılıklarımıza rağmen bir araya gelme. Bunun tabi getirdiği etik bir konu var. Bunlardan bahsetmek istiyorum. İş içinde bir ses duyulduğu zaman başka bir ses bastırılmış oluyor. İkili çalışmaları üzerinden bunu gözlemleyebiliriz diye düşünüyoruz. Sergi mekanında insan ve insan olmayan arasında bir ilişki var. Sergi mekanına baktığımızda gördüğümüz şeylerden biri robotların toz torbalarının çıkarılmış olması önemli. Robotların performansının 7/24 devam ediyor olması önemli, sonsuz bir işgücünden bahsediyoruz. Burada da sözü sana bırakmak istiyorum.

AD: Kurumda Acı Reçete olarak yer alan gösterilen sergi aslında Puff olarak Art Basel’de gösterilmişti. Galerist’te de bir versiyonu yer almıştı. Mekanla kurulan ilişki, korona günlerinde herkesin evine almak istediği o robotlar, parıltılar, biri süpürmenin peşindeyken diğeri de fışkırtıyor. Sergi mekanını da ikisinin ilişkisinin ötesinde bir sorunsallaştıran bir nokta vardı. Whiff adlı 4 saniyelik konfettilerin yavaşlatılarak gösterildiği bir iş vardı. Sanki dünyanın sonu gelmiş ve bu son kutlanıyormuş gibi bir his yaratılıyordu. Oksimoron evreninin içinde konumlanan bir şeydi. İki robotik ışığın yaptığı Lovers işi, koreografi devreye giriyor, sonsuza dek devam etme potansiyeli var. Seni tamamlayıcı konumuna yerleştirmiş oluyor. Önce Belgrad’da Acı Reçete’nin müzede ortaya çıkması aslında biz izleyici olarak izleyemediğimiz sergilerle nasıl bir ilişi kuruyoruz’u sorguluyor. Seyircisiyle tamamlanacak bir koreografi, sadece mekan ve eyleyen, insan veya robot, bırakıldığında nasıl bir ilişki ve öneriye dönüşüyor. Bu bakımdan Borusan Contemporary’de yer alan serginin önermeleri önemli.

NC: Belki ilk önce insanlık olarak güçsüz olanla kurduğumuz ilişkiye bakmamız gerekiyor. Örneğin hayvanlarla kurduğumuz ilişki. Onları laboratuvar ortamlarında tüketim için hayvan üretiyor olmamız. Antroposen kavramı, insan merkezci bakışçı perspektiften bahsetmek gerekiyor. Ben bir süredir ekofeminizm üzerine araştırmalar yapıyorum ve Donna Haraway’in bahsettiği chtulecene kavramı var. Antroposen yerine önerdiği bir kavram. İnsan merkezci bakıştan çıkarak insanın insan olmayanla kurduğu akrabalığa odaklanıyor. Görünmeyen mikroorganizmalarla kurduğumuz ilişki önemli. Karşımızdaki bitki ya da robot olsun, nasıl daha empatik davranabileceğimiz sorusunu sormak gerekiyor belki de. Bunun için de öncelikle karşımızdakinin varlığını kabul etmemiz gerekiyor. Spekülatif kurguya da buradan bağlanabiliriz. :mentalKLINIK bir söyleşisinde sanatın kurgusal gücünden de bahsediyor. Kurgusal spekülasyon bize nasıl farklı dünya algıları açabilir. Ursula Leguin kitaplarında bundan bahseder; kitaplarında akışkan cinsiyetler görürüz, sadece çoğunluğu temsil eden değil de etnik azınlıkları temsil eden karakterleri görürüz. Spekülatif kurgunun imkanlarını araştırır ve :mentalKLINIK’in işlerinde de bunu gördüğümüzü düşünüyorum. Bir başka bahsedebileceğimiz yazar da Octavia Butler. Mine Kaplangı’nın önerisiyle Blood Child kitabını okudum ve çok etkilendim. Zamanını çok iyi yakalayan bir öykü olduğunu düşünüyorum. Spoiler vermek istemiyorum ama özetle şöyle bir hikayeden bahsediyoruz: İnsanların dünyasını uzaylı bitkiler işgal ediyor. Kendilerini bu uzaylı bitkiler için arzulanabilir bir hale getirmek zorunda kalıyorlar. İnsanla insan olmayan arasındaki ilişkiyi tepetaklak ediyor. Michael Pollan’ın Arzunun Botaniği kitabında bahsettiği durum var. Patates ve kenevir gibi sebzeler insan insan ilginç olabildikleri sürece hayatlarına devam edebiliyorlar. Yoksa ortadan kayboluyorlar. İnsan ırkından üstün olanlarla uzaylılarla ya da robotlarla ilişkiye geçtiğinde, insan kendini faydalı ve arzulanabilir kılmak zorunda kalıyor. Sergi bağlamında şunu görüyoruz, sanki sanatçılar bu otoriteyi kırmışlar. Sanki sergi mekanını robotlara emanet etmişler gibi gözüküyor ve bir otorite pozisyonu yokmuş gibi gözüküyor. Halbuki biliyoruz ki robotlar her bozuldukları zaman insanlara muhtaçlar. 7-24 üretimlerine devam ediyorlar. İnsanların amaçlarını karşılamak için farklı hiyerarşileri görebiliyoruz. Son olarak da şunu söyleyebiliriz: Toz torbaları çıkarılmış robotlar istedikleri gibi hareket etmekte özgür gözükseler de nasıl daha etik bir gelecek hayal edebiliriz?

AD: En başında söylediğin gibi, üçüncü durumu yaratmak, işbirlikleri. Estetik mesele var tabi ama etik bir mesele de var. Konum almaktan çok, artık devreye yapay zeka da girdi. Ne kadar insan, ne kadar nesne, bütün hibrid formlar, birbirine muhtaçlık. Belki o muhtaçlık Yasemin ve Birol’un işlerinde hep olan bir ötekiye işaret etmek. Vahşi bir şekilde mutlu olmak, muhteşem bir şekilde üzgün olmak gibi. Dolayısıyla etik yerde konum almaktan çok -konum almamaları başkaları tarafından eleştirilebilir olsa da- konum almanın, bugünün kutuplaşmaları bağlamında empoze etmekten daha önemli olduğunu düşünüyorum. İnsan-robot ilişkisini, gösterdiklerini düşünün diyorlar.

NC: Alınan her karar çok önemli ve her biri hakkında saatlerce konuşabiliriz gibi hissediyorum. Belki üzerine konuşabileceğimiz bir diğer kavram da 7/24 kavramı. 7/24 yayının akması, izlenebilir olması da çok manidar. Korona zamanında bunu hepimiz yaşadık. Online yayının hep akması, hep biz izleyelim istiyoruz. Bu hepimizde bir takıntıya dönüştü. Gittikçe artan bir seviyede bunu yaşıyoruz. Dijital kaygı giderek artıyor. Koronadan önce fomo’yu konuşuyorduk (fear of missing out).

AD: Fomo diye bir işleri var!

NC: Sonra jomo’yu konuştuk, joy of missing out. Vakti kaybetmekten duyulan keyif. Korona zamanında evde çalışma şansı olan insanlar olarak belki bunu bir nebze yaşadık. Zoom fatigue’i de yaşıyoruz.

AD: Zoom’da yoksan da fomo yaşıyorsun.

NC: Bütün gün laptop başındayız, telefonlarımıza bakıyoruz. Günün sonunda kafamızı boşaltmak için tekrar başka bir ekranın başına geçiyoruz. Ekranda sadece doğa izleyebiliyor gibi hissediyorum. Dün akşam Mubi’de Cemetery diye bir film izledim, herkese de tavsiye ederim. Bir filin gözünden bir ormanı anlatan. Hepimiz bir normale dönüşten bahsediyoruz. Normalin ne olduğunu çok bilmiyoruz. Normal halihazırda bir grup insana hizmet eder haldeydi. Kimin normalinden bahsediyorduk? İş bunları konuşmak için de bir platform sağlıyor.

AD: Tiyatroda çok tartışılır oldu arayüzün dijitalle olan ilişkisi. Senden de genç biriyle konuşurken mahrem olanın bu şekilde yaratılabileceğini deneyimlediğim bir iş oldu ve konuştuğum kişi de hoşgeldiniz dedi. Bu chat odalarımızda, küçük kameralarımızla, büyük şehirlerde yaşamayan insanlar biz bu mahremiyeti yaşıyorduk, dedi. Siz de şimdi bu mahremiyeti böyle gözünüzü devirdiğiniz mecranın mahremiyet olanaklarını keşfeder hale geldiniz. Bir yerden sonra mekanı tanıyıp aynı şekilde hareket ediyor olsalar da yeni bir koreografi kurgulanmış oluyor. Girip çıkıp gözetleyebiliyoruz. Bir kurumun içine bakabiliyoruz, bakıyoruz, giriyoruz, çıkıyoruz. Sorunsallaştırması açısından bu işi önemsiyorum. Cevap bulmanın konforunu yaşatmıyorlar bize. Doğru soruları sorabilmenin keyfini yaşatıyor.

NC: Oksimoron olarak yaşatma konusuna da geri dönebiliriz. Sergi mekanını gördüğümüz zaman simlerle olan bir kutlama olması, bu kutlama ne anlama geliyor, kapitalist dünyada her şeyin kutlanabilir olması ne demek? Acı Reçete isminde de bunu görüyoruz. Reçete olarak sunulan şeyin bir çözüm olmaması, bir çözüm olmaması. Bir şeylerin üzerinin kapatılıyor olması. Biz dijital odalarda üretmeye devam ediyoruz. Sistemin şartları dönmeye devam ediyor. İzleyicinin pasifliği sanatın pozisyonunda ne gibi değişiklikler yapabilir. Bu kurguyu kullanırken ne gibi kapılar açabilir. Duyularla kurduğu ilişkiden de bahsedebiliriz. :mentalKLINIK söyleşilerinde hep beş duyuya açık olmaktan bahsediyor, altıncı, yedinci, sekizinci duyuyu açmak konusunda istekli olduklarını söylüyorlar. Şu anda Zoom üzerinden iletişim kuruyor olmamız, her daim çevrimiçi olan mekanlarda olmamız. Pandemi döneminde Wattis Institute’ta bir sergi yapıyorduk ve bir anda apar topar dijital ortama taşımamızı istediler. Sorgusuz sualsiz dijital ortama taşınma açısından bakması da önemli. Sergi mekanına farklı açılardan bakan kameralar olduğu için bedenimizin algılamasının mümkün olmadığı açıları da bize sunuyor oluyor. Tabi ki insan bedeninin tamamen terk ettiği bir alan olarak sanat kurumu.

AD: Bedeni bir şekilde içinden çektiğinden bedeni düşündürtmeye başlıyor. Bedenle gelen diğer duyular, duyabilirsin, görebilirsin, şu anda bu duyulara hapsolmuş durumundayız. Altıncı ve yedinci duyuları araştırırken bir gösteriyi açmış oldular. Bedenden dolayı duyular çağrışım yapıyor. Sürekli temizlenen bir kokusu olur mu acaba diye düşündürüyor. Acı Reçete’yi izlerken hep diğer duyularım ne duyardı sorusunu da düşünüyorum, sadece görüyor olmama rağmen.

NC: Orada olmanın arzusu kesinlikle duyuluyor. Malzemesi yani sim üzerine de konuşmak gerekir. Koronayla hayatımıza daha da fazla giren temizlik takıntısı aklıma geliyor. Kendimizi bu robotların yerine koyduğumuz zaman temizlik amacıyla hareket ediyorlar; üretimleri gereği atanan sebep gereği temizlik yaptıklarını düşünüyorlar. Toz torbalarının çıkarıldığını farkında değiller. Simin çok kolay yayılabilir olma özelliği, temizlettikçe kirletmesi. Bu da bir oksimoron yaratıyor.

AD: Eğlenceli bir malzeme.

NC: Sanat kurumunda olduğumuz için burayı temizlemek de ayrıca çok manidar. Kendi hiyerarşilerini barındıran bir yer, sübjektif kararlar veriliyor, kendi koleksiyonuyla sanat tarihi anlatma gücü var. Kendi hiyerarşilerini barındırıyor. Sanat kurumları ve müzeler artık kendilerini yeniden düzenleme süreçlerine girdiler. Bu işte bunu düşünmeden edemedim. Roombalar da sembolik anlamda bunu yapıyorlar. Dolanarak bunu gösteriyorlar sanki.

AD: Biz de sanat kurumunun sanat eserlerinden boşaldığı anı kutlayıp o kutlamanın ayak izlerini silme eylemiyle, sanat, müze, seyirci, sanat ilişkisi ilişkisini irdelemeyi amaçlıyorlar.

NC: Çok zengin bir iş, üzerine konuşulacak birçok şey var. Çok keyifli bir sohbetti, çok teşekkürler.

AD: Ben de şimdi sana, Necmi’ye ve Borusan Contemporary’e teşekkür etmek istiyorum. Başka bir fırsatta umarım daha uzun konuşuruz.

Sayfayı Paylaş